

Bizler için 12 Eylül çocukluk günlerimize dair yarım yamalak anladığımız; okullarımızın geç açıldığı bir sonbahar sanrısıydı. Zaman içinde ne anlama geldiği, içinde bulunduğumuz şehir, ülke ve sosyo-kültürel dokuya ne denli onarılamaz zararlar verdiğini kavradık. Onca yıl geçti ne değişti, birileri gitti bir diğeri geldi, bir ideoloji yerini bir diğerine bıraktı. Bayrağı teslim alan her türden ideoloji kendine dair bir dünya yaratma ve dayatma gayreti içinde oldu. Tıpkı bugünlerde olduğu gibi.
Sanat ve siyaset bir birinden bağımsız olarak düşünülemez, Türkiye’nin müzikal dokusunun kırılma noktaları da (olumlu anlamda) yozlaşma dönemleri de her daim siyasi bir değişkenin nesnesi olmuştur. İçinde bulunduğumuz, bizi rahatsız eden, daha idealist bir duruşu sürdürmemiz yolunda bizleri tetikleyen durumlar işte bu ve benzeri çalkantıların ürünleridir. “Bizi biz yapan karşıtlığımızdır, bu yüzden bize redd derler”.
Özetle, 12 Eylül 1980 sadece onca acının yaşandığı, düşüncenin hapsedildiği, bir kuşağın sindirildiği/yok edildiği bir tarih değildi, 12
Eylül aynı zamanda bugüne dair kültür-sanat alanında yaşadığımız erozyonun da birincil öznesi konumundaydı.
.
.
.
.
.
.
