Fotoğraflar biraz bulanık gelebilir, hatta bulanıklar. Telefonla çekildikleri için, stüdyo ortamını sizlerle paylaşmak istedik… Bir sonraki seride içinde biz de olacağız.
Kasım 2008 için Arşiv
Stüdyo manzaraları
Pazartesi, 24 Kasım 2008Redd’in sesi-soluğu; Erim Arkman
Pazar, 23 Kasım 2008
Erim kimlerle çalıştın bu zamana kadar? dinlediğimiz hangi albümlerde… istersen biraz bununla başlayalım. İktisat oku sonra ses mühendisi ol! Anlatsana biraz…
İktisat okumak kesinlikle verdiğim en yanlış kararlardan biriydi. 18 yaşındaydım ve ailem okuyup bankacı yada bir şirkette yönetici olmamı istiyordu haliyle ve bu benim müzik işinde yaklaşık 10 yıl kaybetmeme neden oldu. Uzun yıllar çeşitli gruplarla sahne müzisyenliği yaptım fakat bunu bir projeye çeviremediğim için ve artık barlarda çalışmaktan çok sıkıldığım için müziği ses mühendisliği alanında devam ettirmeye karar verdim. Bir arkadaşımın tavsiyesiyle MİAM’ın sınavlarına girdim, aslına bakarsanız pek umudum yoktu ama tam burs kazanınca bir anda her şey değişti. Miam’ı kazandığım ilk sene ATM’de Alp Turaç ile birlikte çalışmaya başladım, 3 sene içinde aralarında REDD’in de olduğu yaklaşık 56 albümde çalışmışım, tabi bu büyük bir tecrübe oldu.
Evde müzik yapılmasına karşı değilim ve üretim açısından destekliyorum, müziğin belli bir zümre yada elit bir kitle tarafından sahiplenilmesine de karşıyım. Herkes dilediği kadar müzik yazsın, kaydetsin, mikslesin fakat hayatının 20-30 yılını müziğe harcamış bir müzisyen yada gruba 13 yaşında bir çocuğun internet üzerinden acımasızca saldırması bence hiç adil değil.
İnsanların youtube yada myspace üzerinden üretimlerini paylaşmaları da güzel, duyduğuma gore Guns’n Roses’ın yeni albümü önce myspace sayfalarında yayınlanacakmış. Eskiden müziğin ve müzik albümlerinin bir medyum olarak koleksiyon değeri vardı. Bu zaman içinde plaktan kasede, oradan Cd ‘ye doğru evrimleşti. En son mp3 tarzı sıkıştırılmış ses formatlarının yaygınlaşmasıyla müziğin paylaşılabilirlik ve depolanabilirlik kabiliyeti arttı. Artık sıradan bir bilgisayar yada ipod içinde binlerce album, şarkı, film depolayabilmeniz mümkün. İnsanoğlu doğası gereği para vermeden elde edebileceği bir şeyi para vererek almayacağı için, bedava mp3 indirip dinlemeye devam ediyor. Plak şirketleri, büyük stüdyolar yavaş yavaş kapanıyor.
Müziğin en gerçek durumu olan konserler ve performanslar daha çok önem kazanmaya başlıyor. Bence Redd gibi sahnede iyi müzik yapan gruplar için, bu büyük bir avantaj.
Şimdi Redd sorularına geçelim öyleyse? Nasıl bilirsin Redd’i….
Redd’le çalışmanın en keyifli yanlarından biri birlikte yolculuk yapmaktır. Kendinizi her an sosyolojik bir bir tartışmanın orta yerinde, bir play station maçında, müzikle ilgili bir sohbette, ya da bir dürümcüde yemek yerken bulabilirsiniz. Dediğim gibi her zaman kendimi gruptan gibi hissettiğimden, birlikte eğlenip yeri geldiğinde de bize yanlış gelen şeylere birlikte tepki verebiliyorduk bu benim için çok önemli.
Play Station’da yenilme kısmına gelince editlenmemiş takımla oynasınlar darmadağın ederim…
21 şarkılık bir albüm olacağını duyduğumda ilk başta biraz endişelendim doğrusu. Kısıtlı stüdyo zamanında 21 şarkıyı yetiştirebilmek biraz zor olacak gibi geldi bana, fakat sanırım kayıtlar canlı olarak yapılacak ve Redd uzun zamandır albüme hazırlanıyor. Bu en büyük avantaj. Plastik çiçekler ve böcek albümü de canlı olarak kaydedilmişti ve sonuç gayet başarılıydı. Piyasa kaygılarında uzak bir albüm olacağını düşünüyorum ve 21 şarkılık konsept albüm ortaya koymak her grubun harcı değil.
Bu bir iddiadır ve bence Redd bu Türkiye’de bu iddiayı ortaya koyabilecek tek grup.
Nejat Yavaşoğulları ile Bulutsuzluk Özlemi üzerine…
Perşembe, 13 Kasım 2008
Bulutsuzluk Özlemi bizim için Türk Rock müziğinin seyrini değiştirmiş belki de en önemli gruptur. Lise yıllarımızda çıkardıkları “Acil Demokrasi” ile bizce sözel ve müzikal anlatımıyla bir döneme damgasını vurmuş, rock müziğin seyrini değiştirmişti Türkiye’de.
Bu yüzden 20. yıl konserlerinde anlamlı bir şarkı seçmiştik… Mekanik Fanatik…Türkiye’de neredeyse çeyrek asırdır rock müzik yapmayı sürdüren tek grup herhalde Bulutsuzluk Özlemi’dir. Nasıl bir his böylesine köklü bir grubun lokomotifi olmak?
Yapmak istediği bir isi ortaya koyabilmek için elinden geldiğince uğrasan bir konumda hatırlıyorum kendimi. Yapılan islerde yapım sureci boyunca hep daha iyisi olabilirdi düşüncesinin esiri oldum. Ortaya koyduğumuzun nasıl karşılanacağı konusunda tam bir fikir sahibi olmamakla beraber, elinden gelenin yapılması ve yaratıcılık sınırlarının zorlanması gerektiğinin bilincindeydim hep. Daha önce yapılmış olandan farklı bir şey yapmak, çağdaş sanat çizgisinin bilincinde olmak, yerel bahanelere sığınmamak, sahici olmak, içinde bulunduğun ortamı da bütün bunlar için zorlamak hep benim yaptığım islerdi geriye dönüp baktığımda. Bu yoğun uğraş içinde yapılan işlerin bizi nereye götürdüğünü bilmek için düşünmüyorduk doğrusu (ama yine de bir inanç vardı kabul etmek lazım ve olmasa da olmazdı) Sonuçta gelinen noktada çok övücü durumlarla da karşılaşınca insan “demek ki bilinçli, özverili, sahici yaratıcılıklar hangi toplumda olursa olsun boşa gitmiyormuş” dedirtiyor insana. E bu da insanın kendisini iyi hissetmesine sebep oluyor tabii.
Bulutsuzluk Özlemi bizim için 1. Arabesk kültüre sırtını yaslamak yerine batı sound’unda rock müzik yaparak bugünün rock müzik ortamını hazırlamış en önemli gruptur. 2 . Toplumsal duyarlılığı olan, siyasi ve düşünsel düsturu ile üretilmiş onca nefis şarkının sahibidir. Bu bölümden iki soru soralım;
a) Uzun bir aradan sonra yeni bir albüm çıkaracaksınız, nasıl bir albüm olacak diğerlerine kıyasla?
Yine daha önce yapılanlara benzer bir çalışmanın sonucu oldu bu albüm, mevcut şartlarda yapabileceğimizi yaptık diyebilirim. Albüm arifesinde solo çalışmalarım var diyerek Serdar Öztop’un ve 3-4 ay sonra da yoruldum artık diyerek Utku Ünal’ın gruptan ayrılması bu işi biraz geciktirdi tabii. Yoksa bu çıkacak olan albümün soundu o sırada iyice oturmuş bulunan B.Ö. kadrosunun ürünü olarak daha kolay olacak ve Nejat, Sina, Serdar, Burak, Utku’dan oluşan bu oturmuş soundu taşıyacaktı. Doğrusunu istersen bunu tabii ki tercih ederdim. Albümde davulu Cengiz Baysal çaldı, basta Burak Güven, Sina piyano ve ben akustik ve elektrik gitarları çaldım. Serdar Öztop’tan sonra gruba gitarist olarak giren Deniz Demiröz bizimle çok az çalışmıştı fakat bu albüm zamanlama olarak ona rastladı ve bizim evde birçok şarkıyı onunla düzenledik. Şimdi grupta davulda Berke Özgümüş var ve şu anki kadro da oturmuş vaziyette. Hele bu albüm bir çıksın yenisine bakacağız diyorum hemen. Yakın çevremizde dinleyenler beğeniyor ama sonuçta kararı dinleyenler verecek. Benim yeni albüm için bir fikir vermem bir şey ifade etmiyor.
b)Sanki geçmişte düşünsel ve politik anlamda daha aktiftiniz, biraz uzaklaştınız mı?
Hayır, uzaklaşmadım yine de aktif olduğumu düşünüyorum. Son bir yıl içinde birçok aktivitenin içinde yer aldık grupça bazen de ben tek başıma. Yalnızca son yıllardaki bu kutuplaşmanın militanı konumuna düşmek, eski arkadaşlarınla falan ayrışmak hoş olmayan, olmasını istemediğim şeyler olarak beni rahatsız ediyor. Güncel politikanın esiri olmamak lazım dediğim oluyor. Her yerde konser veren ve başka türlü bir dünya düşleyerek barış, kardeşlik mesajları vermiş olan bir grup için kutuplaşmış bir ortam rahatsız edici. Ülke’nin durumu çok kötü, hiç bu kadar karamsar bir tablo oluşmamıştı bu güne kadar. Bölük bölük ayırıyorlar halkı..Ya onlardansın ya bizden durumu,böyle bir ortam daha fazla sürmemeli.
Bu albüm ki bitti artık, kendi içinde güncel politikanın dışında bir “başka bir dünya mümkün “tavrı var diyebiliriz.
Ortak şikayetlerimiz vardır, arada konuşuruz bitmez tükenmez mevzular… Geçtiğimiz yıllarda rock müzik “yalancı baharını” (Kutlu Özmakinacı yazmış bir yerde hoşuma gitti) yaşamıştı. Şimdilerde ise tuhaf bir bulamaç gibi… son 25 yıl içinde kaç kez tekrarlandı bu, neden rock müziğin istikrarı yok ve fakat Serdar Ortaç’ın her daim baki?
Bence biz %10-15 lik bir toplum kesiti içinde bunları yapıyoruz. Bu kesim sinemaya, tiyatroya, festivallere falan gidiyor. Kendine sunulan ile yetinmeyen, kişiliğini geliştirebilen insanlar gerek bize. Bu eğitim sisteminden genelde böyle adam az çıkıyor. Ayrıca adam başına ortalama eğitim 4 yıl… Bu düşük ortam kendine sunulan ile yetinmeyen, kişiliğini geliştirebilen insanları da doğal olarak kalite açısından aşağı çekiyor. E bu ortam daha basit başka tür müziklere olan eğilimi arttırıyor. prime time’daki tv dizilerine rating aldırıyor. O söyleşiler, politika tartışmaları, çevre sorunları, memleket meseleleri gece 24 ten sonra konuşulduğu için halkın %85 i o sırada bunu dinleyerek bundan yararlanamıyor. O saatte pestili çıkmış vaziyette uyuyor, sabah 6 da kalkıp tıklım tıkışık otobüse binecek çünkü.
Nereye gidiyoruz? İkinci Cumhuriyetçi, Liberal Aydın, Laik Elit, Fetocu, Genç Sivil, Kemalist, Ergenekoncu… Unuttuysam ekleyebilirsiniz, kavramlar savaşı içinde bulduk bir anda kendimizi, ne düşünüyorsunuz nasıl türedi bütün bunlar?
Bu konuya girersek bitiremeyiz o yüzden girmeyelim istersen. Şunu söyleyeyim sadece ülkemizin kıymetini bilelim.
Berke Özgümüş daha tanımadan sevmemiş bizi hiç, itiraf etti.. Siz nasıl tanıdınız Redd’i ve ne düşündünüz?
Benim genelde tanımadığım ya da ilk defa dinlediğim birileri için önyargılarım yoktur. müzisyen arkadaşlar nedense kendi dışındaki müzisyenlere biraz önyargılı yaklaşıyorlar nedense. Bizim eski davulcu Utku’ya Kibariye çok yetenekli süper darbuka çalıyor dediğimizde çok sinirlenirdi mesela. Benim sizi nasıl tanıdığımı hiç hatırlamıyorum sanki hep vardınız! Haa sizden önce de bir red grubu vardı tek “d” ile yazılan bizim eski davulcu Cihangir Bıyıkoğlu o gruptan bize gelmişti. Şaka bir yana isminizi duyuyor müziğinizi bilmiyordum.”Kirli suyunda Parıltılar” lafı dikkatimi çekmişti (Annemden duyardım “kirli suyu”nu) Sonra ilk defa Alp Turaç’ın stüdyosunda tanıştık galiba hoş sohbetler yaptık. Ayrıca müziğinizi de daha önce dinlemiş ve sevmiştim tabi ki.
21 ve Güneş Duru
Çarşamba, 12 Kasım 2008Kayıt öncesi yaptıklarımızı dinliyoruz defalarca, kayıt sırasında ufak değişiklikler ya da eksik kalmış yerleri bulmak için… Tüm şarkıları dinleyince nasıl hissettin, geçmişten bugüne ne değişiyor?
50-50’de sahnede yeni bir grup vardı. Şarkıların bağımsız hikayeleri o zamana dek biriktirdiklerimizi anlatıyordu. Albümün genel havası naif ve sakindi. Kirli Suyunda Parıltılar bizim için çok önemli bir albüm olmuştu ve en önemlisi bizi daha doğru tanımlıyordu. Albümde öylesine varolmuş bir şarkı yoktu. Dışarıda bıraktığımız şarkılar bile olmuştu, “Senden Sonra” gibi. Plastik Çiçekler ve Böcek ise bir günde kaydedilmiş ve hiç de mutlu olmadığımız bir zamana denk geliyor; askerlik öncesi. Yine de en yalın, en hakiki halimiz ortaya çıktı. Bizim için önemli bir albüm oldu.
Yaz başından bu yana üzerinde çalıştığımız, konuştuğumuz ve düşündüğümüz albümse bizi daha çok bize yaklaştıran bir albüm. Dinlendiğinde farklı hissettiren ve içine çeken bir albüm oldu galiba. Ben ne kadar objektif olabilirim bilmiyorum.
Nasıl bir süreç izledik, şarkıların ortaya çıkma süreci, demo kayıtları vesaire, anlatsana?
Önce stüdyoyu yeniledik, tüm yalıtım ekipmanları değişti. İçerdeki zemin ve ışıklandırmayı değiştirdik. Tebdil-i mekanın gazı ile çalmaya başladık. Haziran gibi birkaç şarkı ortaya çıktı. Onlar üzerinden çalışmaya başladık. Rahat bir süreçti. Sert çaldık her şeyi o dönemde. Ege Göktuna ve Berke Özgümüş “Rock n Roll” diyip bizi azdırmaya çalıştılar. O dönemde birkaç demo kaydettik. Sonra sıcak, ruh halleri… ara verdik bir süre. Ben önce Konya’ya sonra da Aksaray’a gittim. Galiba iki ay müzikten ve her şeyden uzak durmak iyi geldi. Siz de İstanbul, tatil falan aynını yaptınız belki ama ben daha ücradaydım. Döndüğümde bu aranın herkese iyi geldiğini gördüm. Zaten biz kavurucu sıcakta albüm yapamıyoruz galiba.
Sonra şarkıları ve sıralamalarını konuştuk, bölümler belirmeye başladı. Biten şarkıları içerde çalarken kayıt yapan bir AKG ve SM57 ile kaydettik. İyi ve temiz bir kayıt için çok uğraşmadık. Yine de fena olmadı. Belki bir ara demolardan oluşan bir “Best of the Rest” yapmalıyız.
Albümde 21 şarkı var, daha önceki albümlerin iki misli, önceki albümlerde insanların bilmediği şarkılar var. Albümler sadece videokliplerden oluşur gibi bir algı oluşuyor…
Çünkü pek az insan albüm alıyor. Nasıl olsa tüm videolar youtube’da var.
Evet. Kendi aramızda konuşuyoruz, burada da paylaşmalı diye düşünüyorum. Nasıl bir ifade biçimi daha yerinde olurdu bu albümü tanımlamak için?
Dünyada örnekleri var, keşke bu hikayenin bütününü filme çekebilsek. Ne kadar büyük bir anlamı olduğunun altını çizebilsek. Belki deneriz bilmiyorum…Türkiye keşke ortak çalışmalara açık bir ülke olsa…
Sahnede çalarken yapıcaz bunu, hikaye olduğunu, bunun hepimizin içinden gelen hikayeler olduğunu şarkılar kadar sahnede olanlarla da anlatacağız. Bu albümün belki de en kıymetli tarafı bu benim için.
21, ruhun ağırlığı, kartonet için Adnan Elmasoğlu ile buluştuğumuzda oturduğumuz yerin karşısındaki apartmanın numarası 21… Londra’da kaldığım victorian evin kapı numarısı 21.
Albüm bittiğinde şarkıların toplamı 21′di. Tuhaf bir tesadüf. Doğum, masumiyet, aşk, çoşkular, masumiyetin kaybedilişi, sıkıntılar, hayal kırıklıkları, ölüm, yeniden doğmak… albüm bütün bunları anlatıyor. Herkes kendinden birşeyler bulacak hikayelerde.
Albümün ismini açıklayalım mı?
Sanırım biraz daha sonra, herşeyi ile netleşince açıklasak daha iyi olur.
Başka neler yapıyorsun?
Provalardan pek vakit kalmıyor başka birşeye, erken uyanmak ve geç uyuyarak başka şeyler için zaman yaratmaya çalışıyorum. Doktora yapıyorum herkesin bildiği üzere, yakında da yine bir jurim var. Biraz sıkıntılı ama böylesi güzel. ilkokuldan beri aralıksız bir eğitim süreci. Öğrenecek çok şey var. Bazen bir yerlere yazı yazıyorum, müzik kadar yazmayı da seviyorum. Kendimizi bir kalıba döküp orada sıkışıp kalmakla geçmez bu hayat çünkü.
Hepimizin de benzer tarafları var…dünyaya gelmemizin bir nedeni olmalı…


