Ekim 2008 için Arşiv

Genelde Zeynep sorar, bu kez biz ona sorduk

Cumartesi, 18 Ekim 2008

Geçen hafta Zeynep Okyay (Blue Jean) bizimle röportaj yaptı. Kasım ayında yayınlanacak röportajda ona yeni albüm sürecini anlattık. Sonra da biz Zeynep’e sorduk. Sahiden müzik yazarı olmak nasıl bir şey?

İzleyenler bilir Almost Famous filminde sıra dışı bir müzik yazarının hikayesi anlatılır. Galiba müzik yazarı olmak isteyen herkes o küçük çocuğa özenmiştir. Bizse doğru sorularla bizi doğru aktaracak müzik yazarlarına.

Merhaba Zeynep, Bize biraz anlatsana müzik röportajları yapan birinin bir günü nasıl geçiyor?

Özellikle derginin yoğun olduğu zamanlar toplantı sonrası, konuların bilgileri toplanıyor. Menajerler ve yapımcılarla görüşülüyor. Röportajlar yapılıyor, yazılar ve görselleri hazırlanıyor.

Seni tenzih ederek, genelde bizi röportajlarda en fazla sıkan şey birbirine benzeyen sorular sorulması. Neden hep aynı sorular soruluyor?

İlk albümü yayınlana gruba belirli sorularımız vardır, genelde dinleyici de bunları okumak ister. Genelde yerli ve yabancı tüm röportajlar böyle başlar. Ya da başka bir konudan başlayıp dönüp dolaşıp yine aynı soruları soruyorsun. Grup tanındıkça ya da içerik derinleştikçe bu sorulardan sıyrılabiliyorsunuz. İnsanlar bu grubun nasıl bir araya geliş hikayesini merak ediyor. Kendileri de müzik yapmak isteyen insanlar grubun geçmişini merak ediyor. Bazen grupları etiketleme eğilimi var. Dinleyici sizin kimden etkilendiğiniz kimi sevdiğinizden yola çıkarak sizi bir yerlere koyuyor ilk etapta.

Redd’in basında nasıl bir ünü var?

Bence epey bir mesafe var, uzak bir mesafe. Redd’le basın arasında ve bu hiç azalmadı. Benim için yok. Rahat ulaşılır ve kolay iletişim kurulan insanlarsınız. Ama sanki biraz soğuk gözüküyorsunuz televizyoda ve basında. Sanki izleyici ve basınla aranızda bir mesafe var. Neden bilmiyorum ama kapanmadı o mesafe. Bazı gruplar çok içli dışlı. Belki uzak durmak daha iyi, gizemin korunması açısından.

Müzik dergileri arasında nasıl bir rekabet var?

Uffff, felaket var… Biz bu rekabet içinde farklı ne yapabiliriz, nasıl dergiyi daha iyi bir noktaya taşırız diye uğraşıyoruz.

Müzik dergilerinin sahiplendiği sanatçılar var mı? Biri diğerini çok haber yapınca diğeri o kişiye az yanaşıyor, ya da eline bir dergi alıyorsun bir grubun yayın organı haline gelmiş…

Bazen böyle şeyler oluyor. Neden bu kişiye ya da gruba neden bu kadar sayfa ayrılmış anlamıyoruz, sebebini anlamaya çalışıyoruz. Plak şirketlerinden, fan sitelerinden anlamaya çalışıyoruz. Ama bizim dergide pek böyle bir durum yok.

Ne olmaya Geldik Nasıl Olduk… Öykü Onur Tanyel’le bize dair.

Çarşamba, 15 Ekim 2008
2005 yılında 50-50’yi yayınladığımızda rock müzik ortamından pek haberdar değildik. Rock müzik ortamının belirleyicileri bizim gözümüzde şarkıcı ve gruplardı. Televizyondaki müzik programları ve müzik dergilerinden tabi ki haberdardır ancak özellikle internet ortamındaki forum ve web siteleri hakkında hiçbir fikrimiz yoktu. 50-50 albümü hem bizim hem de yayınlayan Stardium’un ilk albümüydü. Bu nedenle yayıncı şirket de Türkiye’de sözde yükselen rock müzik ortamına aşina değildi.
2002 yılı sonbaharı, demolarımızdan biri.

Bizim için eski olan ve 50-50’ye koymayı düşünmediğimiz “Mutlu Olmak İçin” albümü dinleyen çoğu insan için çıkış parçası olarak görülmüştü. Biz de bu şarkıyla çıkmaya ikna olduk. İlk klibi çektiğimizde bile albümü tam olarak nasıl bir ortama sunduğumuzdan emin değildik. Yapımcı şirket (Stardium) şarkıyı ilk hafta sadece Powertürk’e vermişti. Mutlu Olmak İçin televizyon ve radyoda gün içinde defalarca döndü. Diğer müzik televizyon ve radyoları şarkının öncelikli olarak Powertürk’e verilmiş olmasından biraz rahatsız olmuştu.

Mutlu olmak için…ilk klip deneyimimiz aynı zamanda, karlı bir şubat günü.

Klipte dört kişi olmamız, bas gitar ve davulun gözükmemesi bize dair önyargıların temellerini atmıştı. Rock müzik dinleyici kanlı canlı davul ve bas gitar görmek istiyordu. Albümde bas gitar ve davulun bilgisayardan çalındığı bile söylendi. Kimilerine göre Redd yeni türeyen bir proje grubuydu. Oysa 1996’dan beri bir arada çalıyorduk. Kendimizi tanıma ve anlamamız dört yılı almıştı. 2000 yılında kendi şarkılarımızı yayınlamaya karar verdik. Beş yıl boyunca şarkı ürettik, ayağımıza gelen albüm olanaklarını bazen reddettik, ekonomik krizler, kapanan plak şirketleri ve benzeri nedenlerden ancak 2005 yılında ilk albümümüzü yayınladık.

2003 bahar, Burgaz adada çekilmiş bir fotoğraf (Dön be dünya! daha sonra 2006′da Kirli suyunda Parıltılar albümümde Dünya ismiyle yeni haliyle yeraldı).

50-50’nin ilk röportajları başladığında hissettiğimiz gibi cevaplar verdik. Basın için en yaratıcı soru grubun adının neden redd olduğuydu. Genel olarak röportajlarda bizden belirgin bir tevazu, önceki ya da mevcut gruplara övgü beklentisi vardı. Bunu açık etmek içinde röportajı yapan kişinin sorduğu soru –genelde kimleri seversiniz, kimlerden etkilendiniz… gibidir. Oysa biz diğerlerinden farklı bir yol izlemiş amatörlük sürecimizi albüm yayınlamadan geçirmiştik. Niteliksiz işlerle başlayıp bugün beş albüm yayınlamış bir grup olurduk. Bir hafta içinde onlarca röportaj vermiştik, bizden tevazu beklentisinde olanlar çoğunluktaydı. Bir de Stardium bizi reddedemeyeceksiniz… şeklinde sununca basın röportajlara bilenip geliyordu kim bu yüksek güven sahipleri diye… Biraz bizim biraz Stardium’un biraz da basının kendisinden kaynaklanan limoni ilişkinin temelleri ilk albümden itibaren atılmıştı.

Stardium’un bahçesi, röportaj için foto çekimi, foto çekimlerinden hiçbir zaman hoşlanmadık.

Albümün tanıtım konseri Stüdyo Live’da yapılacaktı. Bu bizim ilk konserimiz olduğu kadar Stardium’un yayınladığı ilk albümümdü ve ilginçti ki bu, Stüdyo Live’da yapılacak ilk konserdi de aynı zamanda. Farklı hazırlandığımız bir gece olmuştu, daha önce benzer bir albüm lansmanı pek yapılmamıştı. Bu bile bazı yazarları rahatsız etti. Google’da ararsanız hiç de bizi anlatmayan eleştirileri bulma şansınız olacaktır o geceye dair. Şaşkınlık içinde ilk konserimizi verdik. İçerde ne kadar müzik yazarı vardı bilmiyoruz, çünkü kimseyi tanımıyorduk.

Konser sonrası Stüdyo Live’in bitmemiş kulisinde neredeyse yerde otururken içeri Öykü Onur Tanyel girmişti. Güven Erkin Erkal işi olduğu için röportaj işini Dream Tv yönetmenlerinden Öykü’nün üzerine yıkmıştı. Öykü, hafta boyunca yaptığımız röportajlardan daha gerçek ve samimi bir tavırla hepimizin hala hatırladığı soruyu sordu.

Sizin için snob diyorlar, ne diyorsunuz buna…

Öykü ile o röportajdan sonra sağlam bir dostluğumuz oluştu. Bazı mesai arkadaşları Öykü’yü Reddci olmakla suçladı… Oysa bizim Öykü ile ilişkimiz hiçbir zaman Redd merkezli, menfaate dayalı bir ilişki olmadı. Bu yüzden bu blog Öykü[süz] olmazdı.

Kimdir Öykü Onur Tanyel? Tanımayanlar için…

2000 yılında okul bitince futbol hakemliğini de bitirip İstanbul’a ailemin yanına geldim. ÖSS’ye nanik yaparak efsane gazete Cumhuriyet Gazetesine stajyer muhabir olarak kendimi zorla aldırdım. Cumhuriyet Gazetesi’nin siyah beyazdan renkli baskı dönemine geçişine ekonomi servisinde çalışırken tanıklık ettim… Sonra üniversite yıllarında kurduğum hayalim; üniversitelere yönelik tek TV programını yapmak için Cumhuriyet Gazetesi’nden ayrılıp Cağalloğlu’nda yürürken bu tip hareketlerin kriz zamanı yapılmaması gerektiğini işte o anda anladım.
Kapı kapı 1,5 sene Üniversiteli TV programını dolaştırdım. Bir sponsor buldum ve Numberone TV’de televizyonculuğa başladım… Üniversiteli’yi hazırladım/sundum, aynı dönem içinde Numberone TV program sorumluluğu yaptım… Bir gün kafam attı, Numberone TV’den ayrıldım.
İşte o dönemde Dream TV açılıyordu… Kısa süre içinde Numberone TV’den 5-6 arkadaş ile birlikte artık Dream TV forması giyiyorduk.
Yüxexes, Hotdog, Punkart gibi Dream TV’’nin ilk programlarının yapımcılığını ve yönetmenliğini yaptım… Yine Dream TV’nin ilk yıllarında Güven Erkin Erkal’la “Yavuz Çetin Belgeseli”ni, Hakan Tamar’la da Roxy Müzik Günleri Tarihçesi gibi yapımları uzay boşluğuna gönderdik….
Festivallerde canlı yayın yönetmenliği benim en severek yaptığım işler oldu Dreanm TV… Birde yaklaşık 1,5 senemi alan “Kızılok/ bir sanatçıyı anlamak belgeselini” hazırladım/ sundum… Yine bu dönemde Yüxexes Dergisi’ne “siyasi-müzikal” yazılarımı “Son Söz” başlığıyla yazdım…
Sonra sizinle aynı dönemde askere gittim ve Dream TV dönemi benim için bitti… Dream TV bitince Yüxexes Dönemi’de bitmiş sayıldı. Birinci Dünya Savaşı Hikayesi gibi Almanlar yenilince Osmanlı’da yenilmiş sayıldı.

Bugünlerde neler yapıyorsun?

Askerden döner dönmez, Trend Show’dan içerik sorumlusu olmak ve “tek kelimeye sığmayan şişman aktiviteyi, ilham verici bir festivale dönüştürmek” için teklif aldım. Şubat 2008’den beri Trend Show’dayım, yine bu dönemde Umut Kuzey’i kıramadım ve Numberone TV’ye 13 bölümlük Konuşarock’ı hazırladım.

Redd’i nasıl duydun, nasıl bildin, nasıl anladın?

Dream TV’deydim o zaman ve Yüxexes’i yapıyordum. Bir öğlen işe gitmek için hazırlanırken, Power Türk TV’de daha önce hiç dinlemediğim bir grubun videosunu gördüm videonun sonuna kadar bekledim, klibin sonunda ki KJ’ yi okumak ve grubu öğrenmek için ama KJ yoktu. Şirkete gider gitmez çalışma arkadaşlarıma izlediğim bu gruptan bahsettim, herkes şaşkın şaşkın baktı çünkü ben onlara Bir Türk Rock grubunu soruyordum üstelik eski değillerdi ve Yüxexes’ in yönetmeni soruyordu. Sonra akşam üstü tesadüfen videoyu masamda buldum. Sonra hah işte bu dedim “Mutlu olmak için – Redd” ve bir basın bülteni “reddedemeyeceksiniz…
Nasıl buldum? İlk izlenimler… Şehirli sözlere sahip, şık çocuklar, dertleri var yaşadığımız zamanın ruhuyla ilgili… Beni çeken en önemli özellikleri ise “popüler kültürü red etmeleriydi”. Ve beklide en büyük sıkıntıları bu olacaktı …

DVD’yi projesinde senin de yer almanı çok istemiştik. Belki başka bir tane yaparız ileride, var mı bizimle ilgili bir hayal ya da keşke olsa diyeceğin bir proje?

Bu ülkede yüzlerce rock müzik konseri çeken iki kişiden biriyim. Son zamanki rock gruplarını en az iki ya da üç kez çekmişliğim var. Kendimi bu konuda yeterli görüyor ve halen geliştiriyorum. Harika bir Pentagram DVDV’sinin sonunda ismim yazarken Redd DVD’sinde de emeğim olsun istedim. Üstelik onların yaptığı mükemmeliyetçi işlere belki bu noktada katkım olabilirdi…
Burada önemli nokta şu ki Redd‘in yaptığı videolara bakın; sektörün çok üstünde işler… Çok doğru yönetmenler ile çalıştılar bugüne kadar, Mete Özgencil ilk albümün videolarında, ikinci albümde Cemil Ağacıkoğlu çok güzel işler yaptı…
Redd; çok temiz ve zengin bir sounda sahip. Harika ve zekice sözler hazırlayıp dinleyicisine sunuyor…. Üstelik bu Don Kişot grubun yanında Sanço Panço’luk yapabileceğim tek husus sanırım DVD’idi ….
Sizinle ilgi projem var buradan açıklayım sizde öğrenin bari 2009 yılının ortalarında benim Don Kişot’luk yapacağım bir belgesel olacak ve müziklerini Redd yapacak… Ufukta canavarlar var… Hazır mısınız Eeee “dünya bir roman değil mi ve üstelik kahraman olmak lazım illaki….?”

Albüme dönemlim, 2005’den bu yana iki albüm, bir akustik canlı albüm ve bir de konser DVD’si yayınladık. Şimdi de farklı bir albüm üzerinde çalışıyoruz. Bu kadar üretken olmamız dışarıdan kibirli ve hırslı insanlarmışız gibi mi gözüküyor sence? Ne düşünüyorsun?

Redd için kullanıldığını söylediğin bu iki kelime düşündüğünü ifade edemeyen insanların bilinçli yanlış kelime seçimleri aslında “kibir” ve “hırs”… Kendi derinliğini bilen, sürekli üreten, sıkıntılı hayatın üstüme üstüne giden, yılmadan giden bir grup Redd; bu üretim inatçılığı “hırslı” bu duruşta “kibirli” diye ancak üretim kabızlığı çekenlerin sığ dimağlarının hallüsilasyonudur kendilerine o da akşam rahat uyuyabilsinler diye… Bu ve benzeri durumlar tarih boyunca tüm sanatçıların karşısına çeşitli şekillerde çıkmıştır…. Anlayışlı olmak lazım.

Nasıl bir albüm yapmamızı isterdin ve sence nasıl bir albüm yapıyoruz?

Albümde bol bol kemanlar olsun birde düetler olsun, Şaka şaka…. Redd, Redd gibi albüm yapacak bende ne yapacaklarını merak ediyorum. Öyle ki iki albümü var Redd’in birde akustik… Dolayısıyla profesyonel müzik yaşamlarında 3 adet bandrollu CD’leri ve kocaman profesyonel müzik yaşamının sağladığı yepyeni algılar sanırım bu süreç Redd’in başka bir şey üretmesine sebep verecek… Öyle ki hayal kırıkları, geçeklerin tokat etkisi, yenen kazıklar, dönen dolaplar onları daha da derinleştirecek; ruhlarına sıyrıklar atarken o ruhlar dimağlarına neler emredecek… O dimağlardan, kelimeler akacak, kelimeler notalara sarılacak biz de keyifle dinleyeceğiz …. Sıkıntı yok, güzel olacak hem de çok güzel… Üretim için bu sıkıntıyı çekmek lazım. Redd bunu gayet iyi biliyor ve geleceğe kalmak da zaten böyle oluyor…

Redd’i nerede görüyorsun?

Müzik TV’leri videoları yayınlarken müzik dinleyicisinin bir şeyi ıskalamasına vesile oluyor kanımca …. Albüm dinlemesine. Öyle ki Redd iki albüm yaptı ve 8-9 video ile müzik kanallarında yer aldı. Müzik tüketicisi tembelleşirken, videolar ve videosu yapılan şarkılarıyla sanatçı ve gruplar tanındı halbuki albüm denilen bir şey var. Redd’in iki albümünde müzik tüketicisinin atladığı 10-15 şarkı daha var ve bu şarkılar gelecekte keşfedilmek üzere bekliyor….
Bakın görün 10 yıl içinde Redd en fazla cover’ı yapılan grup olacak… Daha somut bir örnek vermek gerekirse Redd’i ben; 10 yıl sonra bugün MFÖ hangi noktadaysa, müzik dinleyicisinin gözünde ve kulağında işte o noktada görüyorum. 10 yıl sonrada bugün gibi grup müziği yapan, geçmişte ıskalanan şarkıları dillere pelesenk olan zaman zamanda Doğan Duru’nun solo albümleriyle dinlediğimiz bir grup olacağınız inanıyorum değil biliyorum. Üstelik yalnızlaşan ve her geçen gün daha da mekanikleşen insanlar, bir gün anlayıp plastik çiçekler arasında böcek olmanın çok daha makbul olduğunu kabul edince taşlar Redd için oturmuş olacak…

Sağır Sultan’ın bile bildiği gibi medyayla ilişkilerimiz malum… Neden sence?

Gıcıksınız ondan…. Sen ülkenin en çok sevilen TV Show’una gel, Hala aşk var mı? ’yı söylerken “canlı yayındaki şeytanları parmağınla göster” sonrada muzurluk yapmış hınzır rockçılar gibi değil evet dedim oh be dedim öyle değil mi şeklinde dur… Sonra neden böyle? Bu ülkede doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar onuncusunun da kapısını kilitlerler. Bir de sağır sultanın duyduğu şey kocaman medyanın aslında küçücük olduğu gerçeği ile birlikte körler sağırlar birbirini ağırlar durumu değil mi?

Aleladelik ve vasatlık cağında inadığını söyleyen birileri çıkarsa şayet; durumu bilen ama işine gelmediği için salağa yatanlar kızarlar, Redd…

Bize birer isim taksana, senin gözünden…

En eğlenceli kısıma geldik… Ben takıyorum, siz paylaşın bakalım sizde aynı fikirde misiniz… Huzursuz, huysuz, artiz, inatçı, deli. Öte yandan bir şeye dikkat ettim böyle yan yana yazına grubun kendisi ortaya çıktı…

Berke Hatipoğlu ve Yeni Albüm

Çarşamba, 08 Ekim 2008


Sanat nesnesi etkileşimin merkezinde durur, dünyada olup biten her şey bir şekilde o nesnenin bir parçası olur, nesneyi değerli kılan da bu etkileşimdir. Biz de bu nesneyi üretenler olduğumuzu göre biraz bundan söz edelim sonra da albüm üzerine konuşalım.

Hassas olan nokta galiba o nesnenin etkileşimin merkezinde olduğu kadar , onun yapan sanatçının hayatının da merkezinde olması. O nesnenin aldığı tüm yaralar, yediği tüm yumruklar sizin de canınızı acıtıyor. Etkileşim şeklinin değişmesi, o nesneleri değersiz hale getirdi günümüzde. Bu albüme verdiğimiz uğraş, emek ve çaba ,dışarıdan bakıldığında bize deli demeye yeter. Sonuçta insanları eğlendirmek için müzik yapıyoruz değil mi? Değil galiba…Kinaye yapmıyorum, gerçekten bilmiyorum.

Nasıl gidiyor? Kişisel olarak sormuş olalım…

Bu sıralar şizofren biraz. Yeni albümün stresi ve çok çalışıyor olmanın yorgunluğuyla, birşey üretmiş olmanın verdiği tatmin ve mutluluk arasında. Bir süredir konser yapmıyor olmak da ayrıca bir kaşıntı yaratıyor tabi.

Doğan’a da sormuştuk sana da soralım, çocukluğunda hayal ettiğin gibi bir gelecekle karşılaştın mı?

Çok küçükken nasıl bir dünya hayal ettiğimi hatırlayamıyorum. 13-14 yaşlarındayken yeni gitar çalmaya başlamıştım, gece yatağımda kendimi bir rockstar olarak hayal ederdim,-büyük bir sahne, ışıklar, çılgın kalabalık falan- ama gelecekte içinde bulunduğum realitede hiçbir zaman bir müzisyen olmayı seçme cesareti gösteremeyeceğimi ve o yüzden bunun bir hayalden öteye gidemeyeceğini düşünürdüm. 13-14 yaşlarında çok da küçük değilsinizdir artık. Kendi kendime birkaç yıl sonra ÖYS’ye girip bir bölümde okuyup etrafta görmeye alışık olduğum tarzda bir hayatın içinde bulacağım kendimi diye düşünürdüm. Hala da öyle olmadığına şaşırıyorum.

Global ekonomik krizler, İktidar – Medya kavgaları, Ergenekon, Deniz Feneri, Fethullah… ne çok gündemimiz ve kahramanımız var değil mi? Ne düşünüyorsun nereye gidiyor dünya, Türkiye?

Türkiye ve dünya uzun bir zaman önce iyi kahramanlarını kaybetti. Artık ne kötü o kadar kötü ne de iyi o kadar iyi gözüküyor bu zamanda. Doğrular ve yanlışlar artık bizim değil başkalarının doğruları ve yanlışları. Kolaylıkla başkalarının düşüncelerini ve duygularını sahipleniyoruz, kendi yargı yetilerimizi kaybediyoruz. O yüzden yeni kahramanlarımız bizim yerimize düşünenler. Politik görüşlerimizi, dini görüşlerimizi, hayata bakışımızı partimizle, sağla solla, mezheple, aşiretle, medyayla, yazarlarla, kimlerden olduğumuzla tarifliyoruz. Birey tüm gücünü kaybetti, kimliği elinden alındı. Artık tek başınıza varolamıyorsunuz, adınızı bir listeye yazdırmak zorundasınız.

Nasıl etkileniyorsun olup bitenlerden?

Adımı yazdırmak istediğim bir liste olmadığından yalnız hissediyorum.

Gelelim albüme… nasıl bir albüm yaptığımızı biraz anlatabilir misin?

Sanırım buradaki tüm sorulara cevap verecek bir albüm yapıyoruz. Şarkıların tek tek değil, büyük tek bir şarkının parçaları olduğu bir albüm. Bir karakter bize hayatını anlatıyor albüm boyunca. Doğuyor, büyüyor , yaşlanıyor , ölüyor. Albüm boyunca bize kendisinden, yaşadıklarından, üzüntülerinden, mutluluklarından, aşklarından, korkularından, pişmanlıklarından, geride bıraktıklarından bahsediyor. O yüzden çok şarkı var ve şarkılar çok geniş bir yelpazeye dağılıyor. Bu karakterin ve aslında hepimizin hayatta karşılaştığı güzel ve nahoş olan her şeyden bahsediyoruz. Bu da albümün şarkılarını, hayatın içinden kesitler gibi farklılaştırıyor. Konsept albüm diyorlar buna.

Diğer albümlerin hazırlık sürecinden ne kadar farklı gelişiyor yeni albüm hazırlıkları?

Böyle bir kurguyu oluşturmak kolay olmadı. Kafamıza estiği zaman bir şarkıyı çıkarmak veya bir şarkı eklemek mümkün değil. Artık birkaç küçük parça dışında bir bütün olarak oluşmuş halde. Stüdyoda bir duvarı sadece bu konseptin kurgusuna ayırdık. Şarkılar, notlar, hikayenin sürekliliği, çağrışımlar herşey o duvara yapışıyor. Böylece 1-2 adım geriye çekilip albüme şöyle bir bakabiliyoruz. Belki de bu albümü ilginç yapan şeylerden biri de bu , duvara bakıp albümü görebiliyorsunuz.

Sound hakkında biraz ip uçları versek mi?

Sound’u kelimelere dökmeyi hiç beceremiyorum. Eskisinden daha iyi diyebilirim sadece.

Avrupa’dan özellikle de kuzeyinden arak gitar rifleri ve soloları olacak mı? Herkes yapıyor biz niye yapmıyoruz ki… Bu ayrı bir konu girmeyelim istersen.

Artık dinleyici bile araklamayı ayıplamıyor. O kadar çok şey araklanıyor ki ülkede, diziler, filmler, müzik, kitaplar artık tüketen de bunun normal bir şey olduğunu sanmaya başladı. Hayır biz araklamıyoruz. Birisi kazayla çalışmada başka bir şeye benzeyen bir melodi falan çalarsa dalgaya alınıp dayak yemiş kadar oluyor. O yüzden korkuyor bizde herkes araklamaya.

Zor değil mi, yeni bir albüm, yeni şarkıları ve albüm bütünlüğü ile örtüşen gitarlar, nasıl olacak?

Zor. Bazı arkadaşlarım soruyorlar nasıl bir albüm olacak diye. Zannediyorlar ki ben çok iyi biliyorum sonunda ne çıkacağını. Grup olmak böyle birşey, herkes bir araya gelir ve ortaya herkesten farklı birşey çıkar. Geçmiş süreçte öğrendiğimiz bir şey varsa o da müzikte basit olanın güzel ve zor olduğu. Gitar için de geçerli bu. Ben işi basit tutmaya çalışıyorum. Çaldığım şey dinleyene bir şeyler hissettirmeyecekse, parmaklarımın ne yaptığının bir anlamı kalmıyor.

Grup adına en çok önemsediğin şey nedir? Ve grubun hiç önemsememesi gereken şey sence nedir?

En önemlisi dostluk. O olmadan hiçbir şey olmaz. Hakkımızda yapılan kötü yorumlara da kulak tıkamayı ve önemsememeyi öğrendik.

Berke Özgümüş, önceleri bize gıcık olduğunu burada itiraf etti. Şimdi de çok seviyormuş kendisi (inanalım mı?). İnsanları bizimle ilgili tutarsız kılan daha doğrusu bu önyargıya sebep olan şey nedir?

Evet bize gıcıkmış, ben de kendisini ilk Zaga’da Bulutsuzluk Özlemi performansıyla izlemiştim. Ayağa kalkıp kollarla zilleri falan tutmuştu, hadi oradan demiştim içimden. Demek ki ön yargılar gıcık yapabiliyor. Bence Redd’le ilgili önyargının sebebi, ilk medyada göründüğümüz zamanlarda yeni çıkmış çaylak grup tevazusu gösterememiş olmamız. Gösteremezdik çünkü bizi izleyenler için yeniydik ama aslında neredeyse 12 yıldır birlikte profesyonel olarak müzik yapan bir gruptuk. Biz eskidikçe o tevazunun eksikliği daha az batıyor sanırım

O zaman teşekkür edelim, vaktinizi ayırdınız bizi balkonunuzda konuk ettiniz, şimdi stüdyoya dönüp Play Station oynayabiliriz. Son olarak kim nasıl oyuncudur.

İlke Inter’den başka takımla oynamaz. Yener ,yenilir, genelde keyfi yerindedir. Eğer Adriano kafaya çıkarsa kornerden gol atar. Doğan ciddi oynar. Bilimsel yaklaşır, oyun iyi gitmezse oyuncu veya formasyon değişikliğine gider. Güzel, şov bir gol atarak yenik bitirmeyi, dandik gollerle galip bitirmeye tercih eder. Güneş deneyseldir. Her an kaleciyle gol atabilir. Sert oynar ve çok kart yer. 11 oyuncuyu sahada fazla bulduğu için ilk yarıda mutlaka birkaç tanesini attırır. Ben çalım atarım, iyi kontra atak yaparım ama kale önünde gol atmayı beceremem. Yenilince uyuz olabilirim bazen. Berke (Özgümüş) bu tip oyunlardan hazzetmez. Analog çelik çomak oynar.

Berke Özgümüş’le Redd ve yeni albüm üzerine…

Çarşamba, 01 Ekim 2008
Berke Özgümüş, Bulutsuzluk Özlemi’nin bir üyesi, onunla ilk kez Bulutsuzluk Özlemi’nin 20. Yıl konserinde tanışmıştık. Kendisi hayatımıza renk, dilimize şenlik getirdi. Berke, Suat Ayyıldız’ın askerde olduğu dönemde Redd’le çalmaya başlamıştı. Askere gitmeden hemen önce kaydettiğimiz “Plastik Çiçekler ve Böcek” albümünde ise yine bizimle çalmıştı.. Bize yeri geldiğinde dışarıdan bakan, acımasızca eleştiren yeri geldiğinde tamamen içimizden, dünyaya bizler gibi bakan biri Berke. Kocaman bir davulu var ve davul giderek büyüyor. Rodilerimiz sıkıntılı.
Biz bizi biliyoruz da, Berke bizi üretirken pek görmemişti. Şimdi hem görüyor hem de bu üretimin önemli bir parçası oluyor. Nasıl hissettiğini merak ettik ve sorduk…

Zor bir soruyla başlayalım mı? Bugüne kadar Bulutsuzluk Özlemi ile Redd arasında 7 farkı buldun mu?

Aslında buldum diyebilirim. İnsan iki elmaya bakınca bile 7 farkı bulur bence. Bana göre bu farkların en büyüğü ekol farkı. Yani öncelikle müzik anlayışı bakımından sonra da üretme ve yapılandırma anlayışı açısından değişik iki grup Redd ve Bulut. Herkesin yoğurt yiyişi var tabii ki. Mesela Nejat bazı şeyleri bazı zamanlarda akışına bırakmayı seven birisi fakat Redd her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünür. Bu blog yapılsın mı? Yapılırsa nasıl yapılsın? Tartışmalarına tanık olmak bile bunu anlamaya yeter bence. İşte bu da Redd ekolü.

Redd’le çalmadan önce grup hakkında ne düşünüyordun? Şimdilerde nasıl düşünüyorsun?

Sebebini bilmeden (hala da bulabilmiş değilim) tabiri caiz ise bir gıcık olma durumu vardı. Bunu başka insanlarda da görüyorum. Yanlış düşüncelere sahip olduğumu fark etmek benim hoşuma giden bir durumdur. Yani bazı şeylere önyargıyla yaklaşabilirim ama öte yandan da objektifliğimi de elimden geldiğince korumaya çalışırım. İşte bu yanlışı fark etmek objektif ve açık fikirli olmaya çabalamamın bir kanıtıdır benim için. Şu anda benim için vazgeçilemez dostlarımdan beşi onlar. Bunu gerçekten çok açık yüreklilikle söyleyebilirim. 20. yıl konserinde sahnenin yanından Mekanik Fanatik çalarlarken onları izliyordum. Yanımda Serdar Öztop vardı. Serdar’a dönüp “Abi süper çalmıyolar mı?” diye sorduğumu hatırlıyorum. O da grubun sound’unu çok beğenmişti. Bence bir grubun belki de şarkıları kadar önemli olan bir başka özelliği de iyi bir sound çıkarmasıdır.

Redd nasıl bir grup? Bu adamlar sanıldığı kadar “soğuk”lar mı? Biraz anlatsana bizi bize…

Soğuk değil mesafeli ve temkinliler. Yani bu hayat koşullarında ve müzik sektöründeki şartlarda böyle olmak çok da doğal. Onların karşılaştığı durumlarla ben karşılaşsam kesin katil olmuştum herhalde. İnsan tanımadığı kişilerin nasıl soğuk olduklarına kanaat getirebilir ki. Biriyle önce tanışırsın sonra da “aman ne soğuk herifmiş” dersin. Gayet kibar, iyi eğitimli, görgülü, saygılı ve espirili herifler. Lugatıma Siyantek diye bir kelime bile kattılar.

Bize davulundan bahsetsene biraz, neden bu kadar büyük? Neden farklı bir davul çalmayı tercih ediyorsun? Egosantrik bir anlamı var mı? Davul büyük olunca davulcu da iddialı mı oluyor?

Ne kadar büyük ölçüler, o kadar büyük sound. Eski davul soundlarını seven biriyim. Farklı olmak da hoşuma gidiyor sanırım. İnsanlar gelip neredeyse “Abi kaç yapıyo bu?” diye soracaklar. Sahne öyle bir yer ki bazen ihtişamlı olma ihtiyacı hissediyor insan bazen de sade ve naif. Egodan değil de benim için daha çok ihtiyaç gibi bir şey.

Albüm nasıl ilerliyor? Genç davulcular beğenecek mi davul paternlerini?

Albüm bayağı kanlı ilerliyor. Ama makbulü de bu zaten. Ne demişler kan çıkmazsa para yok. Tartışmalar ya da kavgaların sonunda herkesin içine sinen bir şarkı çıktığında bütün o gürültü unutuluyor ve hepimiz eve huzurlu gidiyoruz. Eminim ki Bonzo “Houses of the Holy”yi kaydederken bakalım bu paternleri beğenecekler mi diye düşünmemiştir. Şunu demek istiyorum ki benim için paternlerimin değil o paternlerin ait olduğu şarkının beğenilmesi önemli. Ancak bu şekilde bir sanat eserinin bir parçası olabilirsiniz.

Redd’in her bir üyesiyle ortak ve ortak olmayan bir özelliğini söylermisin bize.

Berke- Berke’yle büyüme ve yetiştirilme şeklimizin çok benzediğini düşünüyorum. Yaşlarımızın yakın olmasıyla ilgi olabilir. Annelerimizin isimleri bile aynı öyle söyliim. Gitar çalış stillerimiz de bi o kadar farklıdır herhalde.
Doğan-Alkol alma kapasitelerimizi çok yakın buluyorum. Ama klasik müzikten çok hoşlandığımı söyleyemeyeceğim.
İlke-İkimiz de bisiklete binmeyi ve yüzmeyi çok seviyoruz. Sanırım ben İlke kadar ballı bir adam değilim.
Güneş-Bu soruyu kime sorsanız herhalde “Güneş kadar sakar değilim” cevabını alırsınız. 80 kuşağından ikimiz de şikayetçiyiz.

Son olarak Türkiye’de Rock müzik ortamı nasıl? Redd bunun neresinde? Senin radikal düşüncelerin var biliyoruz…

Aslında şu anda Türkiye’de bir grubu kral ilan edecek ya da bir tarzı veya akımı öne çıkaracak donanıma sahip bir Rock müzik dinleyicisi göremiyorum. Doğal olarak da işin diğer kısmı yani müzik yazarları olsun amatör gruplar ve müzisyenler olsun plak şirketleri olsun aynı paralelitede seyrediyor. Donanım yok. Tekelci yaklaşım müzik piyasasını geçtim müzisyenlerin arasında bile revaçta. Redd bütün bu söylediğim şeylerin dışında kalmaya çalışan bir grup. İşte o yüzden bazı insanlar Redd’i hala bilmiyorlar. Dinleyicinin donanımlı olamamasının sebeplerinden biri de internet bence. Adam gitar çalmak istiyor. Gidip de bu işin ustasına çıraklık yapacağına açıyor interneti yalan yanlış birşeyler öğreniyor. Sonra da falanca grubun kıçını yırtarak bütün imkanlarını ortaya koyup yaptığı filanca şarkısına ahkamlar keserek bok atıyor. Haa o parça belki hakikaten kötü ama eleştiri yapabilmek için de belli bir birikim sahibi olmak gerek bence. Sonra eleştirmenin de doğru bir üslubu var. İnsanlar bu hakkı kendilerinde çok kolay görüyorlar. Bunu adamın suratına söyleyince de soğuk oluyorsun, ukala oluyorsun.